Varoluş, dolan boşluklar ve geçmişten geleceğe beklentiler


New York in the year 1900
Şehir hayatinin sizi hizli tuketim maddesi olarak gormesi beni rahatsiz etti acikcasi. Bağli olduğun toplumun bir getirisi olsa gerek. Diyelim ki Ankara da servisle evinize donerken servis otobusunun mazot kokusu ve yaninizdaki hanimefendinin alimliliği ile kafaniz biraz dağildi ve birden kendinizi varolusi sorgularken buldunuz (her nasılsa!). Biran gozlerinizi kapattiniz ve o an bulundugunuz yerde sizden baska kimsenin olmadigini düşlediniz. O ne guzel bir duygudur bir bilseniz. Anlik yanlizliklar hep yasadiğimiz hic dusunmedigimiz, hatta farketmedigimiz olgudur. Bazen gecenin bir yarısı uyanıp düşünürsünüz bazen de böyle olmadık anlarda. İşte o anların tadını çıkarın!
Çünkü çevreniz hiçlikle sarilmistir. Çok kalabalik bir hiçlik. Neden varolduğunu bilmediginiz bir kalabalik. İçinde aslında evrensel açıdan hiçbir işe yaramayan biz. Hadi neyse biraz daha amaç değil de araç olarak ele alalım kendimizi. İşte o an duygular işin içine girer ve tanım değişir. O fiziksel kütle olan isan nefret olur, sevgi ve boşluk olur. İşte o boşluklar entrikalarla duygu karmaşasına dönüşür. Araç olarak vazifemizi yerine getirir ömrümüzü tüketip ekosistemdeki yerimizi alırız (amaca döndüm yine).

Neyse bunları mazide bırakalım. Tarih olsun. Geçmişte kalsın. Artık düşünmeyelim ve önümüze bakalım. Notlar alındı.

Efendim geçmişi çok mu seviyorsunuz? O anlara çok mu değer veriyorsunuz? Geride bırakamaz mısınız?

Child laborers in 1880O zaman soru şu: geçmişte yaşamak ne kadar önemlidir? (konu değişiyor sanki, ama buna da kısaca değinmeliyim) Eğer bir tarih insanıysanız, ruhani ve maddi olarak geçmiş ile beseleniyorsanız bundan güzeli olamaz. Peki ilişkide geçmiş nedir? Bence tamamen bir bela. Unutulmaması beklenilen ama önemsizce unutulan anlar. Unutmamalıyım çünkü  o anlar benim rezil olduğum, tekrarlanmaması gereken, yada haklı olduğum ve şu an hakkımı ararken son damlasına kadar kullanacağım anlardır. Değil mi? Hayır tabiki. Hepsi unutulmalıdır. Çünkü bunlar yüktür. Bu yüklerden ders parçacıkları çıkarırsınız. Bunu alıp yolunuza devam edersiniz. Ya da almazsınız. Koy g.tune gitsin! Peki problem nerededir? Beklentilerde. İnsan ilişkilerinde karşılıklı beklentiler hep bizi dara sokar. Dolayısıyla bunları düşük tutmak en iyisi. Bohem bir hava katabilir bu size. Ben anı yaşıyorum geçmiş gelecek önemsizdir gibi değil bu anlattğım. Geçmişten kırıntılar alın yanınıza, bunlar basit evet ve hayırlar olsun belirli durumlarda. Gelecekteki hareketlerinizi de bununla şekillendirin. Sizin geçmişten çok net alıntı yapmıyor olmanız bunun önemsizliği ile sınırlıdır. Geleceği planlamıyorsanız buna da saygı duyarım ama sıkıntısından da duramam.




Yok

Şu an ne yaşıyorsun diyecek olursanız ben de anlatamam tam anlamıyla. Vivaldi'nin four season'ı ile Bethoven'ın moonlight sonata'sını aynı anda hissedebiliyorum. İçim coşkuyla yıkılıyor, parçalanıyor. Buna yeniden doğuş diyebilir miyiz? Hayır. Peki çöküş? Muhtemelen. Koca bir imparatorluğun yıkılışını yavaşça izler gibi, sevdiğiniz güzel şeylerin eriyip gitmesi yada ölümün nefesi ve çaresizliği gibi...
Hisler geçmişe büründüğünde ağırlaşır, sönük bir sayfada büyük bir iz bırakır. Sonraki sayfalar temiz olamaz artık. Olmayacaktır. Bu çöküşe katılmış yoğun duygular, ağırlaşan geçmiş, olmayacak bir gelecek ve çok derin bir ümitsizlik. Geceyi hiç bu kadar yoğun içimde hissetmemiştim. Gece, ben ve karanlık bir bütünüz!

Sonu gelmeyen bir film geçiyor aklımdan
Kopuyor keyifsiz bir yerinde
Seyri bozuyor ve kaçırıyor keyfi belki, ama
Sana hiçliği armağan ediyor aslında
Ya da hepsini...

Derin, çok derinlerde



Sanılarım sandığım anlarım olmaktan çıkmıştı artık. Kendimden bir parçayı kesip koparmayı en son ne zaman istemiştim? Uzak durmanın acısı ne zaman bu denli ağırlaşmıştı ve alışkanlıklarım ne zaman bana savaş açmıştı? Sorular eksikmiyor ki cevap bulmaya zamanım olsun. Soruların bunaltısı ve ağırlıklarının verdiği hızla mırıldanarak düşüyorum dibe doğru. Dudaklarımda bir sürü isim, aklımda suretler... Hey sen! Bunaltıyorsun beni! Sözlerim, kelimelerim ve şiirlerim yetersizse bu kadar ifadesizce kalmama, olmasın bari hiçbiri benimle kaybolsun arka sokaklarımda. İnsanlar sosyal varlıklardır diyenlere inat soyut bir varlık haline gelesim var...

Karanlık

106-year-old Armenian Woman guards home, 1990Bu aralar içinde bulunduğum durum, ileride belki geri dönüp baktığımda çok abarttığımı düşüneceğim küçük bir sorun, ama şu an dünyamı karartan bir yoğunluk aklımda. Hiç olmadığı kadar melankolik, ümitsiz ve depresif bir hal içindeyim. "Kendini toparla" diyenlere inat daha fazla dağılıyorum. Saçma hayallere dalıp kendimi için için ağlarken buluyorum. Ve soruyorum acaba hayat yanlız oldukça anlamını koruyabilir mi? Acaba kendini kaybettiğini düşündüğün anda elini tutan o kişinin sana verdiği umut duygusu ne kadar anlamlıdır? Varlık içinde hiçlik, sevgi içinde umutsuzluk, kıymet içinde açgözlülük hakim ruhuma. Biliyorum ki şu an istediklerim olsa bile bunun sonrası yine mutsuzluk olacak benim için. İşte bu paradoks ve sonsuz döngü çılgınlığı kafamda sanki hiçbir mevcudiyetim yokmuşçasına beni meşgul ediyor. Ben oysa ne güzel hayalleri olan biriydim daha bir ay öncesine kadar. Yaşanılan güzellikler kabusa dönerken ben de geleceğe yönelik planlarımı umarsızca yeniliyor, siliyor ve tekrar yapıyorum. Acı bir deneyim hamlayan duygularım için. Ne yapacağını bilememek üzer insanı. Saçma yollara ve konumlara düşürür. Acizliği hissettirir. İştahı keser ruhu köreltir. Vücuda zararı ruh halinden ötürü yüksek olur. Bişey istemez canın. Rutinin bozulur. Sen bozulursun. Zamandır ilacı belki ama işte budur zamanın hiç geçmek bilmediği karanlık anlar. Sabretmeyi kendinize öğretmeniz gereken dayanılmaz anlar...

Kafamdaki orman

Kozadan çıktıktan sonra kelebeğin kozasına ne kadar arzuyla dönmek istediğini biliyor musunuz? Hiç. Hiçbir arzusu olmaz kelebeğin. Çünkü yeni bir dünya keşfetmiştir özgür olduğu. Hayallerini tatmıştır. Peki neden dönmek istesin ki sadece gözlerini kapatıp hayal kuracağı o daracık kozaya. Dönmedi, yapamadı kelebek... Peki şimdi hayaller nereye kadar yaşanacak, nerede bitecektir? O riske elindekilerini feda etmeğe değer midir? Hayatı basit bir şans oyunundan ayıran nedir?... Yasak elma tadında, ancak bir o kadar da kafa kurcalayan sorular beynini yerken bedeni de yıpranacak elbette. Bir günlük ömrünün dolmasına yakın düşünecek: Adem acaba o lezzetli elmayı yediğine pişman olmuş mudur? 

Peki ben... ben, uzun lafın kısası çıkmazdayım. Bu konuda motivasyonum tam. Dolayısıyla depresif hareketler içinde volta atıyorum. İlla ki duygular gerçekliğe hitap emeyecek, beynim hislerime yenik düşecek. İçimdeki ben, aklıma meydan okuyup saçmalıklara yol açacak. Ancak şu an farkedildiği üzere bu paragrafta aklım yerine gelmiş ve klavyeyi ele geçirmiş durumda. Ama biliyorum ki o da bi sonraki kapıda beni, kendini alıkoyamayıp anlamsız karakterlerin esiri olacak...

En nihayetinde o kelebek kısa bir süre içinde ölecek. İçimden "bırakın özgürce ölsün" demek geliyor, ama, ama demeden kendimi alıkoyamıyorum...

Şu an melankolik aromalı alkolik olasım var!

Psikoz atak



Bu aralar pek parlak fikirlerim var. Yarışmalara katılıp derece yapacak kadar güveniyorum kendime. Sonra ne mi olacak? Elbette bir insan dunyayı kurtaracak kadar on planda olmayi istemez. Bencil kavrama sadık kalarak kendimi kurtarma peşindeyim. Para kazanma iç-dürtüsünün maddesel
yansıması sergilediklerim. Çok mu şey istiyorum? Evet. Ne yazik ki köyümde yaşayıp kendimi geçindirecek kadar çalışmayı isteyen biri olmadım, olamadım. Çünkü toplumum ve onun çekirdeği olan ailem bunu hiç istemedi. Bu arzuyla hiç tanışamadım. Hep daha fazlası vardı önümde, hep daha fazla hedef konuldu önüme, hep daha fazlası kulağıma fılısdandı... Olması gerekenden fazlası istenildi benden. Sen "bu" olacaksın denildi. Televizyonlar, radyolar, büyükler, küçükler  hep "neden daha iyisi senin olmasin ki" dedi. Ama daha iyisi neydi ki? Öyle ya da böyle, ama güzel bir şekilde içimizdeki aç canavarları yarattılar. Hiç doymayan, gerekmeyeni arzulayan, kıymet bilmeyen ve vermeyen yeni nesilleri ortaya çıkardılar. Ayrımı bilmezken yakınımızdakileri etiketler olduk. Sevgiyi tam bilemeden önyargılarımızla "değer"i azından vermeyi, kendimizi "ağırdan" satmayı öğrendik. Gösterdik ama elletmedik. Ancak bilmiyorduk ki ellenilmeyen aslında insan tarafımızdı.

Bazen diyorum o köyünde yaşayan huzurlu, saf, temiz, çalışkan, seven insan olsam... Ama malesef "globalleşen"hayatımızın çirkin tadı oraları da esir almakta. Kurtuluş yolunu artık bulamamaktayım.

Anne

Şimdi hatırladım da küçükken taşa oturursak karnımız ağrır, belimiz açıkta uyursak çocuğumuz olmaz, ayağımız çıplak gezerdsek cırcır olur, bağrımız açıkta dolaşırsak hasta olurduk... Bu öğretileri bir Jedi ustalığıyla terliğini kullanabilen ve gerçekten telekinetik özelliğiyle maddeleri hareket ettiremese de bizi misafirlikte istediği şekile sokabilen annelerimizden öğrendik. Yıllar geçtikçe bu öğretilerden uzaklaştık, istemesek te eskiden olan kahramansı bağlılığımızı yitirdik o kadına, özümüzü bize kazandıranı biz görmezden gelmeye başladık... olmadı... Çoğu zaman bu ihmalkarlığım için kendime kızsamda, aradaki mesafelerin aslında hiçbirşey anlam ifade etmeden kendimi, annemin dizinde bulabileceğimin güveni, beni uzaklara öteledi farkında olmadan. Elimde olanın kıymeti kıymetten sayılmadığından benliğimdeki anne kavramı da uzaklaştı benden. Özlüyorum, ama özlemi eyleme geçirmiyorum. Asıl olanı ikincil planda bekletiyorum her zamanki gibi. Zaman geçiyor. Kendi yüzümden okuyabiliyorum ne kadar zaman geçtiğini ve artık o ben değilim ben sanki. Artık ötelemeye, önemli olanı cebimde saklamaya vaktim yok. Biraz çaba ve tutarlılıkla kalbimdeki tozlanmış değerlerin tozunu güzelce alıp gözümün önündeki vitrinde titizlikle sergilemenin vaktidir. Boşa harcayacak değerlerim ve vakitlerim çoktan tükendi...